27 Ekim 2012 Cumartesi

Erkekler ve Kadınlar Üzerine Kısa Bir Ödipal Güzelleme, Kadınlara İthafen:)


Kadınların toplumsal, kültürel ve mesleki gelişimleri ve başarıları, duygularını açıklıkla ifade etme ve yaşama cesaretleri; erkeklerin kadınlar karşısında  ödipal güvensizlik duymasına sebebiyet verebiliyor, ödipal oluşumun evrensel doğası ilişkinin çeşitli aşamalarında ödipal çatışmalarından yeniden ortaya çıkmasına neden olur. Bazen içinde bulunduğumuz psiko-sosyal koşullar ödipal çatışmaları tetiklerken bazen de çiftleri ödipal çatışmanın nevrotik yapısından korur.  Birinci durumda, yani psiko-sosyal koşulların ödipal çatışmaları ortaya çıkardığı durumlarda erkekler bu bilinçdışı çatışmadan kurtulmak için çeşitli savunma mekanizmaları geliştirebiliyorlar. Biz kadınlar çoğu zaman bu durumu algılayamayıp, yaşadığımız ayrılıkları hep kendimize yoruyoruz. Oysa işin aslı çok daha başka olabiliyor. Erkek yaşadığı ödipal güvensizlik duygusundan kaynaklı olarak genelde kendisine eşit olmayan, kendisinden aşağıda kadınlar tercih edebiliyor evlilik ilişkisinde...Mutsuz ama sessiz ve gürültüsüz evlilikler... "ideal".
Rohmer'in aşk ve evlilik üzerine yaptığı My Night at Maude's filiminde; geleneksel, zeki, duyarlı; ama utangaç genç Katolik Jean-Louis, hayat dolu, duygulsal bakımdan derin ve karmaşık, mesleğinde başarılı olan Maude ile ilişkiye girmeye cüret edemez.  Onun yerine Jean -Louis, evlenmeye karar verdiği "sadık", oldukça yalın, içe kapanık ve itaatkar Katolik kızı tercih eder. Görünüşe bakılırsa erkek bağılılık ve tutarlılık timsalidir, son derece rasyoneldir; ancak özünde kendi eşiti bir kadınla gireceği eksiksiz olmakla birlikte bir o kadar de belirsiz ilişkiden korkmaktadır. Maude, bütün cazibesi, yeteneği ve tatmin etme kapasitesine ragmen, Jean-Louis'in ona hiçbir şey veremeyeceğini, çünkü bundan korktuğunu ve bunu yapmaktan aciz olduğunu kabul edemez. Jean Louis'in kendisini değil başkasını tercih etmesi ondan derin bir acı oluşturmuştur. Ama bir yandan da devam eden hayatın ritmine uyum sağlar ve başka bir adamla evlenir.Bu evlilik tıpkı Jean-Louis'in "sadık" Katolik kızı ile yaptığı gibi tatminsiz bir evliliktir. İşin özünde bu durum bir kaçan fırsatlar trajedisidir. Halbuki, Jean-Louis ve Maude  bu bilinçdışı tehlikeyi aşabilen istikrarlı bir aşk ilişkisi ve mutlu bir evlilik yaşayabilirlerdi.
Geçmiş olsun onlara ve onlar gibi olan çoğunluğa... Gökten üç elma düştü, üçü de Jean-Louis ve Maude'dan uzaklara düştü...

26 Ekim 2012 Cuma

Bayan Ambivalans'ın İç Sesler Korosu

Sevgili Sevinç, bu öyküyü senin için yazıyorum. Dilerim okurken sıkılmazsın...
 Öyküde iki kahramanımız var; Bayan Ambivalans ile Bay Deryakuzusu. Kahramanlarımız somut dünyada yalnız oldukları bir gün cyber uzay boşluğunda karşılaşırlar. Sözcük seçimleri, müzik zevkleri bir anda onları alır ve büyülü bir rüyanın içine sürükler. Türm rüyalar gibi bu rüya da biter ve kahramanlarımız uyanır. Buraya kadar her şey beklendiktir. Zaten Bayan Ambivalans rüyanın hızla biteceğini her şeyin bir yanılsama olduğunu en başından Bay Deryakuzusu'na söylemiştir. Bay Deryakuzusu ise ilk duyduğunda "yanılsama" fikrinden hoşlanmamıştır, duygularının anlık olamayacağını söylemiştir. Fakat ne var ki; rüyadan uyandıklarında Bayan Ambivalans bunun bir yanılsama olmadığını duygularının gerçek olduğunu söylerken, Bay Deryakuzusu her şeyin "yanılsama" olduğunu söylemektedir altını kalın çizgilerle çizerek. Tam bu noktada Bayan Ambivalans iki yaşında annesi tarafından terk edilen çocuğun güvensizliğini yaşar. Aslında bu güvensizlik hissi Bay Deryakuzusu'ndan bağımsızdır. Zira Bayan Ambivalans bu hissi her ilişkisinde yaşamaktadir, belki annesine güvenli bağlanamadığı için, belki ödipal dönemini sağlıklı geçiremediği için, belki bağımlı bir kişiliği olduğu için belki ondan belki bundan ama hep bunu yaşamaktadir. Susturamadığı iç sesleri var; birbirinden farklı istikametleri işaret eden iç sesler... Şimdi sana bu iç sesleri tanıtacağım Sevinç... Bayan Ambivalans'ın en sevmediği iç sesi Bayan Sınır, o sürekli "ya hep/ ya hiç" der. Sabırsızdır, duyguları en uçlarda yaşayıp tüketmek ister, uğraşmak/ emek vermek onun için çok zordur, bunu başaramaz. Genelde de ilişkilerini mahveden bu sestir. Bayan Ambivalans'ın ikinci iç sesi Bayan Obsesif; o sürekli kontrol etmek ister, ilişkiyi akışına bırakmak onun için çok zordur, genelde o da karşısındakini de bunaltır. Sürekli olumsuz senaryolar fısıldar.  Bayan Ambivalans'ın üçüncü iç sesi Bayan Mazoşist; sürekli kendisine acır ve sürekli birilerinin canını acıtmasına izin verir. Değersizlik hissinden nefret eder; ama karşısındakinin ona değer vermemesi için de elinden gelen her şeyi yapar. Adeta acı sözler duymak için bilinçdışı bir dürtü ile hareket eder, sonra acı sözleri duyduğunda da kendini gerçekleştiren kehanetinin şefkatli kollarına bırakır ruhunu. Anlaması zordur onu... Bayan Ambivalans'ın dördüncü iç sesi Bayan Narsist; anlaşması zordur onunla, birisi sevse onu tüm saflığı ile, burun kıvırır, küçümser, kimseyi kendisine layık göremez. Bazen buz gibidir, çekicidir; ama kalıcı değildir. Çok kolay çekip gider, sürekli yeni hazlar peşindedir ve hiçbir haz onu tatmin edemez. Kendisi ile bile kavgalıdır. Bayan Ambivalans; Bayan Mazoşist ve Bayan Narsist arasında çok bocalamaktadır, çok yorulmaktadır. Bayan Ambivalans'ın beşinci iç sesi Bayan Histerik; çok çocuksu, sevimli, bazen seksi, ilgi çekmeye bayılıyor, Bayan Mazoşist ile çok iyi anlaşıyor ama Bayan Narsist'le birbirlerinden nefret ediyorlar.
Sevgili Sevinç, Bayan Ambivalans iç seslerinin etkisi ile sağa sola savrulurken, Bay Deryakuzusu onu anlamaktan uzaktır. Belki anladığı tek şey zahirdeki tutarsızlıktır. Bay Deryakuzusu, Bayan Ambivalans'a; "Sen yanılsama kal, benim başka gerçekliğim var." demektedir. Bayan Ambivalans, düşünmekten hasta olmuştur, gerçekken nasıl yanılsama olabilir, ya da yanılsama iken nasıl bu kadar gerçek hissedebilir? Arkasını dönüp çekip gitmek istemektedir; ama Bay Deryakuzusu'nu severken ve düşünürken bunu yapamamaktadır. Kendisini anlamsız bir senaryoda "öldüren cazibe" karakterinde bulmaktadır. Bay Deryakuzusu'nun kendisine hiç değer vermediğini düşünmektedir, sonra "ya bu düşünce yanılsama ise ya değer veriyorsa" diye fısıldıyordur iç seslerinden biri. Terkedilmekten korkarken, terkedilmek için bu kadar çaba harcaması Bayan Ambivalans'ın, Bayan Mükemmelliyetçi iç sesine kulak vermesinden mi acaba? Hoş tam o esnada Bayan Narsist seslenir; "sen terkedilmek için ne yaptın ki, o beş para etmezin teki zaten" der; arkasından Bayan Mazoşist; "çaba harca sana 'defol hayatımdan' deyinceye kadar çaba harca" der. Bayan Obsesif; "Belki şu an yeni sevgilisi ile konuşuyordur, baksana umrunda bile değilsin." Bayan Şizoid; "Kapa telefonunu, engelle onu, bir daha ne onunla ne de başkasıyla konuşma, kapan yalnızlığına.". Bayan Sınır; "Bak gördün mü bu erkekler böyle adiler, hepsinden nefret et." Bayan Makul; "Bu bir süreç ve geçecek, biraz canın yanacak ama geçecek." Bayan Anoreksiya; "Yemek yemeyi durdur, kendini yok etmenin en kolay yolu. Sen yok olursan acıların da diner." Bayan Histeri; "Hey dur sen güzel bir kadınsın, mahvetme bu güzelliği ve sun ona en güzel halini.." Bayan Melankoli; "Gir yatağına, çek perdeleri, sarıl yastığına ve gözlerin şişinceye kadar ağla."...
Bayan Ambivalans tüm bu koro içinde kendi sesini duyamamaktadır. Ne gitmeyi, ne kalmayı; ne sevmeyi, ne nefret etmeyi başaramamaktadır. Ne değerli, ne de değersizdir. Sürekli bir çiftdeğerlilik halindedir, bu yüzden adı Bayan Ambivalans'tır.
Oykümüz şimdilik burada biter Sevinç.

7 Ekim 2012 Pazar

...

Pazar günleri genelde sıkıcıdır, bilhassa öğleden sonraları ... sanki garip bir sessizlik sarar her tarafı, renkler grileşir, hayat cansızlaşır. Bu durum ölüme çok benzer bir yarım kalmışlık hissini barındırır. Mevsimlerden sonbahar, günlerden pazar olunca bu his çok daha yoğun hissedilir. Bugün öyle bir gün, deli gibi doldurmaya çalıştığım ama yine de boşluklar tarafından yutulduğum bir gün.
Buhranlı ruh halimin etkisi midir yoksa uzun süredir sıkılmış olmanın etkisi mi bilmiyorum; ama internet üzerinde bıraktığım tüm izleri elimden geldiği ölçüde silip, sosyal ağların gürültüsü olmadan kendi yalnızlığıma katlanmayı denemek istiyorum. Kaçacak hiçbir delik bırakmadan onunla yüzleşmek, çekmekten korktuğum acıyı tüm varlığımla hissetmek, kendimi ona maruz bırakmak ve belki böylece onun zihnimin arka koridolarında yarattığı ürkekliği kırmak...
Lhasa de Sela dinliyorum şu an, onun depresif sesinde dip yapıyorum. Belki de derinlerdeki şeyler o kadar da korkunç degıldir.

1 Eylül 2012 Cumartesi

...

Saatlerdir pc başında oturmuş, insanların klavye ile dünyayı kurtarma yanılsamalarını seyrediyorum, bazen onlara iştirak ediyorum ve ben de 140'lık bir salvo yapıyorum uzay boşluğunda kaybolmak üzere... Doğrusu sıkıldım; ama tuhaf bir üşengeçlik de var üstümde. Yapacak daha iyi onlarca iş olmasına rağmen online hazlar peşinde pasif konumda beklemek pek akılcıl değil. Fakat birşeyin akıl dışı olduğunu bilmen onu yapmana mani olmuyor her zaman.
Şu aralar favorim Imany:

22 Temmuz 2012 Pazar

Dipten Gelen Şeyler

İnsan en fazla kaç kez kırılabilir? En fazla kaç kez yutkunup susabilir? Bu konuda yapılmış bilimsel bir çalışma var mı bilmiyorum; ama eşiğin yüksek olmadığına eminim. Zaman geçtikçe insan aldığı yeni yaralara geçmişten gelen aşinalıkla yaklaşıyor, her çentik bir öncekinin yerini doldurmaya başlıyor; ümit yerini geçmiş acı tecrübelerin genellenmesine bırakıyor. Çok daha kola "BİTTİ" deniliyor, iyice bireyselleşen ve izole hale gelen hayatlara ekstra yükler istenmiyor.
İnsan sükunete ihtiyaç duyuyor, dışarının gürültüsünden kaçıp sığınabileceği sakin limanlara / yüreklere. Kendi yorgunluğundan bir başka ruhun gölgesine sığınmak belki de... 

6 Haziran 2012 Çarşamba

Zor Bir Gün

Kaç gündür; "Bu akşam bir film izleyeceğim." diye kendime söz verip, günün sonunda sözümü tutamamanın hüsranı ile uyuyorum. Muhtemelen bu akşam da sözümü tutamayacağım.  Film izlemek yerine, müzik eşliğinde yazma ihtiyacımı tatmin etmeyi tercih ettim.
Her gün kendi içinde biricik; ama bugünü daha özel kılan bir deneyim yaşadım. Mesleki açıdan benim için önemli bir tecrübe idi; ama insani açıdan  -deyim yerinde ise- biraz göçtüğümü itiraf etmeliyim. Bugün altı yaşında ensest, dolayısı ile cinsel istismar yaşayan bir hastam vardı. Tüm görüşme boyunca serin kanlılığımı korudum; ama görüşme bittikten sonra hastanenin bana dar geldiğini fark ettim. Bir an önce dışarı çıkıp, o ortamdan uzaklaşmak istedim. Bir babanın kendi kızına cinsel istismarda bulunmasını algılayamıyorum. Empati yapmak için kendimi çok zorluyorum; ama ne kadar zorlarsam zorlayayım şehvet arzusunu kendi evladı üzerinden tatmin eden "insan"ı (?) anlayamıyorum, kendimi onun yerine koyup hislerini kavramam mümkün olmuyor. Çocuk beklendiği üzere post travmatik stres bozukluğu yaşıyordu, hayatına egemen olan kelime "KORKMAK"tı. Daha soyut düşünce evresine geçmemiş, yetişkin cinselliğini algılaması mümkün olmayan bir çocuğun; "Ben hamile kalıp anne olacağım." derken hangi his dünyasında olabileceğini düşünmekte zorlanıyorum. Bugün duyduklarımın gerçek olduğunu kabullenmekte zorlanıyorum. Biliyorum bunlar hep oluyor, teoride onlarca ensest ya da cinsel istismar vakası okudum; ama bunun canlı kanlı hali ile karşılaşmak nasıl desem adeta nihilizm çukuruna doğru bir santim daha itti beni.  Bir an kendimi "anlamsızlık" hissi ile debelenirken buldum. Zor be Sevgili Dikizleme Günlüğü okuyucusu,  hayat zor ve ağır. Yıllar önce Unicef'in "Every child needs a family." diye bir sloganı vardı. İlk duyduğumda çok hoşuma gitmişti ve çok yerinde bulmuştum. Şu an düşünüyorum da; belki de her çocuğun bir aileye ihtiyacı olmayabilir. Hele ki böylesi istismar durumlarında...
Bu satırları yazarken şunu dinliyorum, yan masadan sana da gelsin:

27 Mayıs 2012 Pazar

Tek Yönlü İletişim

Hiç yüz yüze gelmediğimiz insanlar hakkında detaylı bilgiye maruz kalmanın yarattığı yeni bir ilişki türü var artık: Sosyal ağlarda yakından takip ettiğimiz insanların ne hissettiğini bile biliyoruz; ama bir türlü kendileri ile gerçek bir ilişki kuramıyoruz.  İşte bu, yeni bir ilişki türü.
"Onlar hakkında her şeyi biliyoruz, ama onlar var olduğumuzdan bile habersiz!" bu cümle çok tanıdık değil mi? Uzunca bir süredir internette yaşanan ilişkiler üzerine düşünüyorum ve okumalar yapıyorum. Hatta bu konuda bir master tezi bile yazdım. Çoğu zaman case study olarak kendimi gördüm.
İnternet bağımlılığı ile ilgili yaptığım okumalarda hep bir alt başlık olarak, 'nette yazışılan arkadaşlarla geçirilen vaktin reel hayattaki arkadaşlarla geçirilen vakte tercih edilmesi' maddesi ile karşılaşıyorum. Çoğu zaman bunu ben de yapıyorum. Mesela; nette hiç yüzünü görmediğim ve sesini duymadığım biri ile yazışırken, telefondan beni arayan reel arkadaşımı meşgule alıp sanalı ile yazışmaya devam edebiliyorum. Sanal iletişim, çoğu zaman karşı tarafı 'kusursuz' sunabiliyor bize, yüz-ses ve bedene dair hiçbir şey olmadığı için yazılı cümlelerle hayallerimizi birleştiriyoruz. Bir nevi kendimizi bile bile, haz verici bir yanılsamanın içine atıyoruz. Bir süre sonra sıkılıp, somutluk aramaya başlıyoruz. Somutluğun başladığı yerde de "kusursuzluk yanılsaması" yıkılıp yerine, kusurlu 'gerçek' bir insan geliyor. Kendimize bile itiraf etmekte zorlandığımız bir hayal kırıklığı yaşıyoruz falan filan... Bu konuya bir ara yine devam ederim, şimdilik bu kadar efen'im.