1 Eylül 2012 Cumartesi

...

Saatlerdir pc başında oturmuş, insanların klavye ile dünyayı kurtarma yanılsamalarını seyrediyorum, bazen onlara iştirak ediyorum ve ben de 140'lık bir salvo yapıyorum uzay boşluğunda kaybolmak üzere... Doğrusu sıkıldım; ama tuhaf bir üşengeçlik de var üstümde. Yapacak daha iyi onlarca iş olmasına rağmen online hazlar peşinde pasif konumda beklemek pek akılcıl değil. Fakat birşeyin akıl dışı olduğunu bilmen onu yapmana mani olmuyor her zaman.
Şu aralar favorim Imany:

22 Temmuz 2012 Pazar

Dipten Gelen Şeyler

İnsan en fazla kaç kez kırılabilir? En fazla kaç kez yutkunup susabilir? Bu konuda yapılmış bilimsel bir çalışma var mı bilmiyorum; ama eşiğin yüksek olmadığına eminim. Zaman geçtikçe insan aldığı yeni yaralara geçmişten gelen aşinalıkla yaklaşıyor, her çentik bir öncekinin yerini doldurmaya başlıyor; ümit yerini geçmiş acı tecrübelerin genellenmesine bırakıyor. Çok daha kola "BİTTİ" deniliyor, iyice bireyselleşen ve izole hale gelen hayatlara ekstra yükler istenmiyor.
İnsan sükunete ihtiyaç duyuyor, dışarının gürültüsünden kaçıp sığınabileceği sakin limanlara / yüreklere. Kendi yorgunluğundan bir başka ruhun gölgesine sığınmak belki de... 

6 Haziran 2012 Çarşamba

Zor Bir Gün

Kaç gündür; "Bu akşam bir film izleyeceğim." diye kendime söz verip, günün sonunda sözümü tutamamanın hüsranı ile uyuyorum. Muhtemelen bu akşam da sözümü tutamayacağım.  Film izlemek yerine, müzik eşliğinde yazma ihtiyacımı tatmin etmeyi tercih ettim.
Her gün kendi içinde biricik; ama bugünü daha özel kılan bir deneyim yaşadım. Mesleki açıdan benim için önemli bir tecrübe idi; ama insani açıdan  -deyim yerinde ise- biraz göçtüğümü itiraf etmeliyim. Bugün altı yaşında ensest, dolayısı ile cinsel istismar yaşayan bir hastam vardı. Tüm görüşme boyunca serin kanlılığımı korudum; ama görüşme bittikten sonra hastanenin bana dar geldiğini fark ettim. Bir an önce dışarı çıkıp, o ortamdan uzaklaşmak istedim. Bir babanın kendi kızına cinsel istismarda bulunmasını algılayamıyorum. Empati yapmak için kendimi çok zorluyorum; ama ne kadar zorlarsam zorlayayım şehvet arzusunu kendi evladı üzerinden tatmin eden "insan"ı (?) anlayamıyorum, kendimi onun yerine koyup hislerini kavramam mümkün olmuyor. Çocuk beklendiği üzere post travmatik stres bozukluğu yaşıyordu, hayatına egemen olan kelime "KORKMAK"tı. Daha soyut düşünce evresine geçmemiş, yetişkin cinselliğini algılaması mümkün olmayan bir çocuğun; "Ben hamile kalıp anne olacağım." derken hangi his dünyasında olabileceğini düşünmekte zorlanıyorum. Bugün duyduklarımın gerçek olduğunu kabullenmekte zorlanıyorum. Biliyorum bunlar hep oluyor, teoride onlarca ensest ya da cinsel istismar vakası okudum; ama bunun canlı kanlı hali ile karşılaşmak nasıl desem adeta nihilizm çukuruna doğru bir santim daha itti beni.  Bir an kendimi "anlamsızlık" hissi ile debelenirken buldum. Zor be Sevgili Dikizleme Günlüğü okuyucusu,  hayat zor ve ağır. Yıllar önce Unicef'in "Every child needs a family." diye bir sloganı vardı. İlk duyduğumda çok hoşuma gitmişti ve çok yerinde bulmuştum. Şu an düşünüyorum da; belki de her çocuğun bir aileye ihtiyacı olmayabilir. Hele ki böylesi istismar durumlarında...
Bu satırları yazarken şunu dinliyorum, yan masadan sana da gelsin:

27 Mayıs 2012 Pazar

Tek Yönlü İletişim

Hiç yüz yüze gelmediğimiz insanlar hakkında detaylı bilgiye maruz kalmanın yarattığı yeni bir ilişki türü var artık: Sosyal ağlarda yakından takip ettiğimiz insanların ne hissettiğini bile biliyoruz; ama bir türlü kendileri ile gerçek bir ilişki kuramıyoruz.  İşte bu, yeni bir ilişki türü.
"Onlar hakkında her şeyi biliyoruz, ama onlar var olduğumuzdan bile habersiz!" bu cümle çok tanıdık değil mi? Uzunca bir süredir internette yaşanan ilişkiler üzerine düşünüyorum ve okumalar yapıyorum. Hatta bu konuda bir master tezi bile yazdım. Çoğu zaman case study olarak kendimi gördüm.
İnternet bağımlılığı ile ilgili yaptığım okumalarda hep bir alt başlık olarak, 'nette yazışılan arkadaşlarla geçirilen vaktin reel hayattaki arkadaşlarla geçirilen vakte tercih edilmesi' maddesi ile karşılaşıyorum. Çoğu zaman bunu ben de yapıyorum. Mesela; nette hiç yüzünü görmediğim ve sesini duymadığım biri ile yazışırken, telefondan beni arayan reel arkadaşımı meşgule alıp sanalı ile yazışmaya devam edebiliyorum. Sanal iletişim, çoğu zaman karşı tarafı 'kusursuz' sunabiliyor bize, yüz-ses ve bedene dair hiçbir şey olmadığı için yazılı cümlelerle hayallerimizi birleştiriyoruz. Bir nevi kendimizi bile bile, haz verici bir yanılsamanın içine atıyoruz. Bir süre sonra sıkılıp, somutluk aramaya başlıyoruz. Somutluğun başladığı yerde de "kusursuzluk yanılsaması" yıkılıp yerine, kusurlu 'gerçek' bir insan geliyor. Kendimize bile itiraf etmekte zorlandığımız bir hayal kırıklığı yaşıyoruz falan filan... Bu konuya bir ara yine devam ederim, şimdilik bu kadar efen'im.

25 Mayıs 2012 Cuma

Bir Alıntı

"...Artık insanların tıklanma ve izlenme oranlarına, gişe başarısına, kısacası sayılara indirgendiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu topluma bu kadar kolaylıkla, büyük bir çaba sarf etmeden uyum sağlamamız ise ne yandan bakarsanız bakın hayret verici. Böyle bir sistemde insan, katılım sağlayarak fark edileceğini ve sırf hayatını deşifre ettiği için ödüllendirileceğini zannediyor. Bir yandan da bütün bunlara katılarak 'sistem karşıtı' bir kimlik edinebileceğimize inandırıyorlar bizi. Biz de büyük bir memnuniyetle, bunları yaparak isyankar insanlara dönüştüğümüzü düşünüyoruz. Halbuki yaptığımız sisteme en aktif şekilde katılmaktan başka bir şey değil. Hiç olmadığımız kadar siber yaratıklarız artık. Birbirimizin varlığından besleniyoruz."

Serbestbej'e...

Sevgili Serbestbej, dikizleme günlüğümün bu satırlarını sana ayırdım. Uzun süredir sanal hayatımda olan en "insan"dın. Bugün itibari ile siber uzayın yapaylığına daha fazla dayanamayıp, kendini bulma yolculuğuna çıktın. Sen gittin ve ben üzüldüm. Sanırım tek başına "üzüldüm" kelimesi kafi değil; "Ben ne yapıyorum burada?" diye sorguladım. Dikizleme kültürü içinde teşhir ve röntgen kısır döngüsünden çok bunaldım. Ben klavyemle mutlu- mesut bir hayat süremiyorum, sadece gerçek hayatın sorunlarını mastürbatif bir dokunuşla görünmez yapıyorum. Böylece bilincin lanetinden kurtulduğumu zannediyorum. Aslında koca bir yanılgı!
Sesini duymadım ve yüzünü görmedim, kaç yaşında olduğunu, ne iş yaptığını, nasıl bir hayat sürdüğünü bilmiyorum; ama ben seni çok sevdim Serbestbej. Avatarımın arkasına sığınıp, insan olduğumu unuttuğum günlerde bana insan olduğumu hatırlattın. 140 karakterlik vuruşlarla personalarımdan sıyrıldığım küçük anlarda eşlik ettin ve hatta rehber oldun. Bir gün, bir şekilde  buraya bakacağını ve bu yazıyı okuyacağını ümit ediyorum. Sen iyi bir insansın ve en önemlisi "insan"sın. Dilerim kendine yaptığın yolculuklar iç huzurunu en yüksek düzeyine ulaştırır.  Hoşçakal...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

...

"Gitmek” sadece bir eylemdir.
“Unutmak” ise kocaman bir devrim!




İçimde kocaman bir boşluk var. Gitme cesaretim yok, unutmak ise elimde değil. Acı, seçenek değil; mecburiyet. Kendini kandırmak ise bu mecburiyet içinde sığındığım bir liman. Uzun cümlelerim yok. Hâl'im an içindeliğim. Ruh "hâl"im,  sözcüklere dökerken en çok zorlandığım "an"ım.