29 Eylül 2013 Pazar

Aşk, belki de budur.

"Aşk hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Bir gün hoş bir şey görürsün, bir de bakmışsın ki 56 yıl olmuş. Ve sinemada altına sıçmışsın, temizlemene yardım eden tek kişi o. Aşk budur."

Hikayemiz Bay Mavi ile Bayan Beyaz arasında geçiyor. Bayan Beyaz, hikayemizin aşık ama mutsuz kadınıdır. Çok sevmiştir, koşulsuzca; ama sevgisi yetmemiştir Bay Mavi'yi inandırmaya... Çok çaba harcamış; ama sonra şairin dediği yerde "Olmuyorsa zorlamayacaksın!" deyip, bırakmıştır, Bay Mavi'ye dair hayal kurmayı... Yine de Bay Mavi, her gün sayısını bilmediği sıklıkta Bayan Beyaz'ın nöronlarında dolaşmakta ve kalbinde ince acılar oluşturmaktadır. Belki bir gün bu duygular geçer, diye beklemektedir Bayan Beyaz... 

Aşk... Üstüne ne çok şey yazılmıştır, ne çok şey söylenmiştir. Bayan Beyaz'dan dinledim ki; aşk onun sesini duyduğunda heyecanlanmak, her şeyden çok onu istemek, onun ağzından dökülecek "seni seviyorum" cümlesi için tüm uykularını feda etmek, onun Tanrı tarafından senin için dünyaya gönderilen özel bir lütuf olduğunu düşünüp, çevrendeki herkes karşı çıksa ya da onu kötülese bile sevmekten vazgeçememek, onun için bilmediğin yerlere gitmeyi göze almak, onunla geçirdiğin her ana bir ömre yetecek güzel duygu sığdırmak  "şimdi & burada"yı dorukta deneyimlemek, o ne yaparsa yapsın ondan nefret edememek ve dahi onu kendinden çok sevmekmiş. Öyle ki 56 yıl sonra, onun altını temizlerken bile tiksinmemek ve yanında olduğu için Tanrı'ya şükretmekmiş. Onun senden önce ölmesi düşüncesine katlanamamak, senden sonra ölürse senin yasınla acı çekeceği için huzursuz olmak, birlikte ölmek için Tanrı'ya dua etmekmiş.  

Aslında Bayan Beyaz'dan çok daha fazlasını dinledim; ama bu kadarına müsaade etti yazmak için... Bayan Beyaz'ın hayattan pek beklentisi yok; ciddi bir hastalığın pençesinde ölümü bekliyor gibi. Tanrı'dan Bay Mavi'ye dair bir dileği var; dünyada çok mutlu olsun.

Bayan Beyaz'ın duygusal hikayesinden Lhasa De Sela'nın sesine geçiyoruz efen'im bize  "Anywhere on this road" desin;






14 Eylül 2013 Cumartesi

Aslını istersen; "They Don't Care About Us"

İnsanın varoluşsal yalnızlığı ile yüzleşmesi ve içinde oluşan o derin boşlukla baş etmesi zor. O anı yaşamamak adına sürekli bedensel ve zihinsel yorgunluklar içinde tutuyorsun kendini. Hep uğraşılacak ya da yapılacak şeyler var, yeter ki o duygunun içinde kalma... Neden bilmiyorum ama sanki biraz o duyguda kalsan bir kara delik tarafından yutulacakmış gibi anksiyete yaşıyorsun. O duygu her şekilde karşına çıkıyor; sevdiğin birinin ölümü, sevgiliden ayrılık, bağımlı olduğunun maddenin yoksunluğu, kedinin evden kaçması, bir öğleden sonrası evde yalnız kalmak vs vs... nerede ne şekilde olduğunu belirleyen senin "şey"lerle ilişkin. Ama doğrusu; nerede ne zaman ya da neden sonra ortaya çıktığı her zaman çok da önem arz etmiyor. Çünkü onlar sadece araç, esas olan o boşluk.  Hani tam olarak darkside gibi de değil, bilirsin işte daha çok ölüm anksiyetesine benziyor. Yani her şey hızla geçiyor. Her gün, hücrelerin ölüyor ve yenileniyor. Çevrendekiler birer birer eksiliyor, yerine yeni birileri geliyor. Bitmeyen bir devr-i daim.  Ölümü de yaşamı da her gün kendi bedeninde deneyimliyorsun, ancak yine de ne ölüme ne de yaşama vakıf değilsin. Çoğu zaman otomatik pilotta bir seyircisin. "Şimdi ve burada" olmak, tüm yaşam (?) koşturmacası içinde sana saçma. Bir yerlere yetişmen gerekiyor sürekli, bunları durup düşünecek vaktin yok. Hep koşturmalısın; önce akademik kariyerini tamamlamalı, sonra evlenmeli, çocuk yapmalı, iş yaşamında başarı elde etmelisin. Durmadan sürekli sürekli çalışmalısın. Evin en güzelinde oturmalı, otomobilin en güzelini kullanmalısın, çocukların en iyi okullara gitmeli. En güzel otelde sen tatil yapmalısın. Bunları elde etmek, dahası elde ettikten sonra korumak için nefes almadan çalışmalısın. Nakitin yetmediği yerde krediyle geleceğe borçlanmalı ve böylece son nefesine kadar çalışacağının gizli sözleşmesini yapmış olmalısın. Durma lütfen, durursan içindeki kocaman boşluk kara delik olup seni yutar. Senin buna vaktin yok hızla koşturmalısın. Yapacak çok işin var. Sen önemli birisin...

Ger gör ki, hakikat sahnesinde, sen koştukça takvimlerden günler eksiliyor, giden zaman ömründen mi gidiyor yoksa. Sen koşturdukça, amansızca sona yaklaşıyorsun. Ölümden o kadar çok korkuyorsun ki, yaşam kredisini reddediyorsun... biliyor musun sen "modern toplum" denilen kocaman nevrozun, bi' o kadar nevrotik bireyisin. Geçmiş olsun; ne sevecek ne sevilecek ne de hakikati durup düşünecek vaktin var. Senin yaşam formun sonsuz tüketim, hayatı da her şey gibi tüket! Ölüm seni tüketinceye dek!


28 Temmuz 2013 Pazar

Öyle Birşeyler İşte...

Haftanın en sevmediğim gününü sorsalar, kesinlikle pazar günü derim. Neden bilmiyorum ama benim için son derece buhranlı bir gündür, hele pazar öğleden sonraları yok mu, kendimi Nietzsche'nin nihilizminde debelenip; "Ne yapıyorum bu dünyada?" sorgulamaları ile nefesim kesilirken bulurum. Özetle; sıkıcı. Şu an Queen'in 78 albümünden birşeyler dinliyorum. Biraz avutuyor. Az önce de sıkıcı bir film izledim. Sonra telefonu elime alıp uzun süredir sesini duymadığım bir arkadaşımı arayıp, hiç umrumda olmadığı halde evlilik hazırlılıklarının nasıl gittiğini sordum falan. İçimdeki Nietzsche ile yüzleşmemek için bayağı çaba harcadım yani. En son olarak da buraya geldim.  Hangi varoluşçuydu hatırlamıyorum ama şu pazar buhranlarını "ölüm anksiyetesi" ile açıklıyordu. Bence mantıklı. Neyse..bugün seninle okuduğum kitaptan bir şiir paylaşmak istiyorum. Mısralar ruh halimle çok örtüştü. Belki üstüne bir Queen şarkısı da paylaşırım.

Hızla ilerler gecenin karanlığı,
Ve sarar aşkın gölgeleri bedeni ve zihni,
Batıya bakan pencereyi aç,
Ve karış kendi içindeki havaya,
Açmış bir çiçek var göğüs kemiğine yakın,
O çiçeğin her yerindeki balı iç,
Dalgalar içeri giriyor,
Bunca ihtişam var okyanusun yakınında
Dinle, kocaman deniz kabuklarının sesini! Çanların sesini!
Kabir der ki; "Dost dinle,
Söylemek zorunda olduğum şey budur:
Sevdiğim konuk içimdedir!"
Dost, konugu hayattayken bekle.
Tecrübeyi hayattayken yaşa.
Düşün ve hayattayken düşün.
"Kurtuluş" dediğin şey
Ölümden önceki zamana aittir.
Hayattayken koparmazsan iplerini,
Sonra hayaletler mi yapacak sanırsın bu işi,
Ruhun sırf beden çürüdüğü için,
Vecde dalacağı düşüncesi,
Hepsi fanteziden ibaret.
Şimdi bulduğundur o zaman da bulacağın.
Hiçbir şey bulamıyorsan şimdi,
Sonun ölüm şehrinde bir daire olacak sadece.
Ve şimdi sevişirsen ilahi olanla,
Sonraki yaşamda sahip olacaksın doymuş arzunun çehresine.
O zaman dal hakikate,
Bul öğretmenin kim olduğunu,
İnan Büyük Ses'e!
Kabir bunu der;
"Konuğu ararken,
Konuğa duyulan özlemin yoğunluğudur,
Asıl işi yapan.
Bana bak...
O yoğunlukta bir köle göreceksin."




13 Temmuz 2013 Cumartesi

Sosyal Eşitsizlik Dedikleri

Sağ eğilimlilerin 'sosyal tabakalaşma', sol eğilimlilerin 'sosyal sınıf' dedikleri sosyal eşitsizlikler kavramının toplumu anlamanın anahtarı olduğunu düşünüyorum. Doğa bilimlerinin bize tanımını yaptıkları dünya yuvarlaktır ve 'daire' insanlığın bugüne kadar keşfettiği en ideal şekildir. Daire idealdir, çünkü merkezden eşit uzaklıkta noktalardan oluşur. Eşitliğin resmi yapılmak istenirse bu kesinlikle daire olmalıdır. Ancak sosyal bilimlerin tanımladığı dünya daire değildir; piramittir. Piramitte yukarıdan aşağıya doğru bir yapı vardır. Toplum piramidal olduğu için hiyerarşik bir yapıdadır. Hiyerarşi eşitsizlikleri gösterir ve toplum yapısı gereği eşitsizliklerden oluşur. Toplumdan söz etmek için binlerce veya milyonlarca insana gerek yok, en az iki kişinin yaşadığı yerde toplumdan söz edebiliriz. Hatta biraz daha ileri gitmek gerekirse biz tek başımıza iken de toplumu oluşturabiliriz. Çünkü kendi içimizde de hiyerarşi yaşarız. ''Toplum hiyerarşiktir'' demek, ''toplum güç ve iktidar ilişkilerinden oluşuyor'' demektir. Toplum bir iktidar ilişkileri şebekesidir. En aşağıdakiler var güçleri ile yukarı çıkmak isterken, yukarıdakiler yerlerini korumak isterler. İktidarın burdaki işlevi ise; topluma rağmen birşeyleri dönüştürme çabasıdır. Bu yönü ile sosyal eşitsizlikler sistemi aslında bir iktidar eşitsizlikleri sistemidir. George Orwell, Hayvan Çiftliği'nde ''Bütün hayvanlar eşittir; fakat bazıları daha eşittir'' der. Orwell bu sözü ile hiçbir zaman eşitlikten söz edemeyeceğimizi vurguluyor. Eşitlik sadece bir yerde vardır; o da ÖLÜM'dür. Bütün insanlar ölüm karşısında eşittirler. Eşitlik ve özgürlük ideallerimizdir; bunlar ideallerimizdir çünkü YOKTUR! Özgürlük ve eşitlik birbiri ile çelişir. Eğer özgürlük ağır basarsa eşitsizlik artar ve eşitlik ağır basarsa diktatörlük ortaya çıkar. Nietzsche'ye göre insanların sahip olduğu en tehlikeli fikir ''eşitlik'' fikridir. Çünkü toplum kendiliğinden eşit değildir. Toplumun eşit olması için dışardan bir iradenin yani iktidarın toplumu eşitlemesi gerekir. Bu durum da piramidin yukarısında olanlara zulümdür. Bu şu anlama gelmektedir; dışardan bir eli gerektirdiği için eşitlik fikrinde ileri giderseniz eşitsizliği farklı bir boyuta taşımış olursunuz. Sosyalizmin handikapı da budur!

PS: Bu yazıyı ilk olarak ilgili linkte yayınlamıştım http://komunaliskembe.blogspot.com/2010/07/sosyal-esitsizlikler-konusuna-genel-bir.html#ixzz2YxaOMfhu

19 Şubat 2013 Salı

Öylesine...

Taşlı bir yolda ayakkabılarını çıkarıp, çıplak ayakla yürüyen ve sonra ayakları yara bere olunca; "Bu taşları kim bu yola dizdiyse  suçlu o!" diye feryat eden insanın hali çok budalaca değil mi? Ah, sevgili dikizleme günlüğüm! Hayat içinde pek çok durumda o budala adamın halini yaşıyoruz, seçimlerimizle... Zarar geleceğini bile bile aynı örüntüyü tekrar edip duruyoruz çoğu zaman, sonra da suçlu bir dış etken arıyoruz. İçimizde yükselen sesi bastırıyoruz, bir nevi mastürbasyon yapıyoruz. Yok azizim, bu özgürlük de sana ait, bu sorumluluk da... Yok bu goygoyun mana aleminde yeri, gerçek kendiliğinle yüzleşmek zorundasın. Ya ayakkabılarını çıkarmayacaksın, ya o yolda yürümeyeceksin ya da canın yanınca şikayet etmeyeceksin. Gerçek olup, sahteliğinden sıyrılacaksın, "kendi"ni bileceksin. Bu benim duygum, bu benim seçimim, bu benim sorumluluğum ... diyebileceksin. Seyirci olmaktan çıkıp, yaşayacaksın sadece bir kez verilen bu lütfu ve yükü... Bitecek, bu da her şey gibi, bari kendi senaryon olsun, sonunu kendin yaz ve kendin oyna. Öylesine... 'ben'mişçesine.

27 Ocak 2013 Pazar

Lost in Translation'nın Ardından



Lost in Translation'ı izledim az önce. Başrollerinde  Bill Murray ve Scarlett Johansson oynuyor. Bill Murray, Bob Haris isminde -Tokyo'ya bir içki markasının reklam filmi için gelmiş- ünlü bir yıldızı, Scarlett Johansson ise Charlotte adında -fotoğrafçı eşinin işinden dolayı- Tokyo'ya gelmiş, güzel ama görece mutsuz bir kadını oynuyor. İkisinin birkaç ortak paydası var; bunlardan biri insomniaları. Uyumakta sorun yaşamaları yani bir nevi hastalıkları ikisini birbirine yaklaştıran bir lütuf oluyor, filmi izledikçe anlıyorsun.. Neyse... Charlotte ve Bob kaldıkları otelin barında tanışırlar ve öykü ondan sonra gelişir. İkisi de eşlerinden ve hayatlarının rutin akışından sıkılmışlardır. Bob, 25 yıldır evli bir adam; Charlotte ise 2 yıldır evli bir kadın... Eşleri ile sevişerek evlenmişler; ama bilirsin işte bazen en sevdiklerin bile zamana teslim olur ve sıkıcı bir yabancıya dönüşürler. Bob ve Charlotte yaşamlarındaki arayışa, birbirlerinde buldukları dostlukta kısa bir mola verirler. 
Buraya kadar her şey bildiktir. Beni etkileyen bir-iki sahne oldu. Birisi; Bob'un eşi ile telefon konuşmasında, 25 yıllık sıkılganlığına rağmen, ona "seni seviyorum" dediği an. Bob, orada çaba harcamak ve belki de ilişkisini onarmak istemektedir; ancak eşi hayatının saçma koşuşturmacasına dönmek için acele etmiş ve o cümleyi duyamadan telefonu kapatmıştır. Duysa ve Bob'a sevgi dolu bir şekilde karşılık verse her şey daha mı iyi olurdu bilmiyorum; ama denemeye değerdi. Bir diğer sahne; Bob ile Charlotte'ın uyuyamadıkları bir gece aynı yatağa uzanıp sohbet ettikleri sahne. İki karşı cinsin, cinsel herhangi bir beklenti olmaksızın, sadece birbirini dinlemek ve anlamak için aynı anda aynı yerde olması, muhteşem bir deneyim olmalı. ...ve son olarak birbirlerine sarılıp vedalaştıkları sahne var; hayatlarında aradıkları şeyi birbirlerinde bulduklarını bildikleri halde büyük bir olgunlukla ayrıldırlar; bağımlılık ile bağlılığın ayrıldığı ince çizgide onlar sadece birbirlerine bağlı kaldılar, bağımlı olmadılar.
Hani bazen birine çok aşık olursun ve sanki o senin  hayatının sihirli değneği olacak, hayatındaki tüm aksaklıkları düzeltecekmiş gibi onu arzularsın. İlk zamanlar gerçekten hayatına sihirli değnek değmiş gibidir; onun sesi, onun gülümseyen yüzü herşey seni çok mutlu etmektedir. Ama bir süre sonra yavaş yavaş sıkılmaya başlar ve bir kısır döngünün içine girmiş gibi hissedersin. İşte o zaman dostluğun ve koşulsuz sevginin, aşktan ve tutkudan çok daha değerli olduğunu anlarsın. Lost in Translation öyle bir film işte... Ne asalakça bir bağımlılık, ne de sadistçe bir baskıcılık olmayan ilişki... Macmurray sevgiden bahsederken der ki; "...kendi ötesinde hiçbir amacı olmayan; insanlar için deneyimi paylaşmak doğal olduğu için bir araya geldiğimiz; içinde birbirimizi anladığımız, birlikte yaşamaktan sevinç duyduğumuz, doyuma ulaştığımız, kendimizi karşılıklı olarak birbirimize anlattığımız ve açtığımız bir ilişki." Dilerim Macmurray'ın bahsettiği şekilde ilişkiler yaşarız.
Hmm elbette yan masa servisimiz var, filmin müziği; 

24 Ocak 2013 Perşembe

Başlığı Sen Koy

Yazıp yazıp siliyorum. Nasıl anlatsam ya da ne anlatsam kestiremiyorum. Belki Bayan Mutsuz'dan bahsedebilirim biraz. Kendisi ile bugün tanıştık, kızı  Bayan Dikkateksikliği için gelmişti. Bayan Mutsuz oldukça güzel bir kadın, güçlü bir zırhı var; zırh diyorum zira az sonra senin de öğreneceğin gibi aslında sadece güçlüyMÜŞ gibi yapıyor. Bayan Dikkateksikliği daha önce psikiyatrik destek almış, ilaç kullanıyordu ve şikayetleri büyük ölçüde azalmış; ancak Bayan Mutsuz yine de tatmin değildi. Sürekli Bayan Dikkateksiliği ile ilgili memnuniyetsizliklerini dile getiriyordu; yer yer bu konuşmaları "Ama öyle değil..." diye bölen Bayan Dikkateksikliği'nin sesi kesiyordu. Belli ki Bayan Dikkateksikliği de annesinin eleştirilerinde abartı şeyler olduğunun farkında idi. İlk etapta Bayan Mutsuz'un obsesif bir kişiliği olduğunu ve bu yüzden Bayan Dikkateksikliği'ndeki düzelmeyi fark etmekte zorlanıyor olabileceğini düşündüm. Ama konuştukça durumun pek de düşündüğüm gibi olmadığını sezinledim. Sonra Bayan Dikkateksikliği'nden, Bayan Mutsuz'la bizi yalnız bırakmasını rica ettim. Bayan Dikkateksikliği'nin kapıyı kapatıp çıktığı anda, Bayan Mutsuz güçlülük zırhını ya da maskesini anında çıkardı ve ağlamaya başladı. Çıkıncaya kadar da hiç susmadı. Eşi, Bay Güvensiz'in kendisine ve çocuklarına yaptıklarından bahsetti; kendisini ne kadar güçsüz ve yaşamaya karşı isteksiz hissettiğini anlattı, hıçkırıklarının el verdiğince... Bay Güvensiz diyorum, zira en büyük korkusu güzel eşi Bayan Mutsuz tarafından terk edilmek; ancak bir yandan da -kendini gerçekleştiren kehanet misali- Bayan Mutsuz kendisini terk etsin diye her türlü zorluğu çıkarıyor.  Bay Güvensiz, ilk olarak Bayan Mutsuz'dan işini bırakmasını istemişti, bırakmazsa kendisinden ayrılacağını söylemişti. O zaman ilk çocukları üç yaşında imiş. Bayan Mutsuz çok sevdiği mesleğini Bay Güvensiz için bırakmış. Sonra üzerinden 10 yıldan fazla bir zaman geçmiş ve şimdilerde Bay Güvensiz her kafası attığında, Bayan Mutsuz'u çocukları ile beraber evden kovuyormuş. Bayan Mutsuz,  Bay Güvensiz'le sorun yaşamamak için evde ruh gibi yaşamaya başlamış. Bay Güvensiz istemiyor diye ailesi ve arkadaşları ile görüşmüyormuş. Mutsuzluğu ruhunun her zerresine işlemiş gibiydi, bir çıkış sadece bir kapı arıyordu. Ama labirentteki fare gibi yolunu bulamıyordu. Bay Güvensiz, Bayan Mutsuz'un elinden sadece yaşama sevincini değil, yaşama tutunma cesaretini de almış. Onu korkak ve kendisine bağımlı biri yapmıştı. Dinledim, vaktin el verdiğince öyküsünü dinledim. Peçete uzattım, güzel gözlerinden ardı sıra akan göz yaşları için... Süre dolmuştu. Tekrar buluşmak üzere randevulaştık. Bir sonraki görüşmeye Bay Güvensiz'in de gelmesini istedim. Eminim ki Bay Güvensiz'in de derininde çok büyük travmalar var. Belki Bay Güvensiz'in kişisel tarihine sondaj yaparsam, yapbozun diğer parçaları kendiliğinden yerine oturur. Boylece ailenin geriye kalan üç ferdinin de hayatına kendiliğinden bir sihirli değnek dokunmuş olur umarım... Tanrım, başkalarına yardım edebilmem için bana yardım et lütfen. Bu arada ben bu düşüncelerle randevu tarihini verip Bayan Mutsuz'u uğurlarken, kapıyı açtığı andan itibaren Bayan Mutsuz'un çok hızlı bir şekilde yeniden güçlülük zırhını giydiğini gördüm. Dış dünyadan çok korkuyor olmalı... Gülümsedim, "hoşça"kalın dedim...
Yan masa servisimiz efen'im;

23 Ocak 2013 Çarşamba

Bayan Dalgın & Bay Hokkabaz

Zor bir gündü. Omuzlarımda ağrı hissediyorum, ruhumda kasvet. Her gün tanımadığım insanların dramatik öykülerine boğulmanın yan etkisi diyelim... her neyse amacım sana dert yanmak değil sevgili karalama defterim. Amacım; biraz Bayan Dalgın'dan ve onun pek çok kadının yaşamına teğet geçen öyküsünden bahsetmek. Kendisine Bayan Dalgın diyorum, çünkü ona her bakışımda hayattan bezmiş, dalgın bir çift mavi göz görüyorum. Orta yaşlarda hoş ve zarif bir kadın; ama biyolojik yaşından biraz daha çökkün görünüyor. Belli ki hayat onu umduğundan daha fazla yormuş. Bayan Dalgın ilk olarak sekiz yaşındaki oğlu Bay Lord için geldi. Bay Lord, kafasının içinde susturamadığı sesler olduğundan yakınıyordu. Ama o seslerden tam bahsedecekken, hep aklına babası olan ve Bayan Dalgın'ın eski eşi Bay Hokkabaz geliyordu. Bay Hokkabaz'ın, Bayan Dalgın'ı defalarca kez başka kadınlarla aldattığından ve hatta kendi ifadesi ile "ayıp şeyler" yaptığından bahsediyordu. Bay Hokkabaz, yaşamını penisi üzerine kurmuştu; içine girip çıktığı beden sayısı adetince varlık alanı vardı yaşamda. Çok zavallıydı aslında ve çok zayıf. Hayatın hiçbir alanında başarılı değildi, yıllarca Bayan Dalgın'ı sömürmüştü. Bayan Dalgın, her defasında değişeceği ümidi ile göz yummuştu; pek çok hemcinsi gibi. Tabii ki Bay Hokkabaz değişmemişti, yaşamda tek gayesi vajina şeklinde bir tabuta gömülmek olan Bay Hokkabaz değişemezdi, bu doğasına aykırıydı. Bayan Dalgın, çok öfkeliydi; hayata karşı mı, Bay Hokkobaz'a mı yoksa kendisine mi bilmiyorum. Benim işim Bay Lord'laydı. Bayan Dalgın, bazen sesi titreyerek konuşuyordu, olup bitenden Bay Lord'un etkilenmesini istemediğini söylüyordu; ancak bir taraftan da güvensiz ve ürkek yaşadığı hayatta tek sırdaşı olarak Bay Lord'u seçmişti. Tüm olup biteni Bay Lord'a anlatıyordu. Bay Lord çok zeki olmasına rağmen, maruz kaldığı bu kadar yoğun kirlilikle başedemiyordu. Esasında ne Bayan Dalgın ne de Bay Hokkobaz, Bay Lord'u anlayamıyorlar ve her eylemleri ile Bay Lord'un zihninin içinde susturamadığı seslere bir yenisini ekliyorlardı.
ÂH! Doğrusu tüm bu olup bitene dışardan bir kulak olarak dinleyici olan Bayan Ruh Tamircisi, Bayan Dalgın'ın pasif-bağımlı kişiliğine de Bay Hokkobaz'ın narsist- hedonist kişiliğine de derinden küfürler savuruyordu... belki de artık dinlemek istemiyordu, dünyanın bu kadar boktan bir yer olduğunu. ...ve Bay Hokkobaz'ın genç versiyonu olan Bay Balık, sen bu hikayede yoksun; aradan parazit yapıp durma Bayan Ruh Tamircisi'nin zihnine; e tabii üzerine alınacağın şeyler varsa alın, Bayan Ruh Tamircisi mani olmasın varlığı şüpheli içgörüne. Bay Hokkobazgiller, sözüm size! Sahi kaç vajina doyurur zavallı egolarınızı, distimi hastası yaptığınız kaç kadın ve psikolojisini bozduğunuz kaç çocuk... Bu kadar çok can yaktıktan sonra gerçekten mutlu olabilir misiniz, bunu başarabilir misiniz? Yoo yo bayım, mutlu olmaya hakkınız yok. Dilerim Tanrı, yaşamda aldığınız son nefese kadar sizi mutsuz eder (Defter karalamacısı, burada virgül koyar.)
Biraz Tchoikovsky'e ne dersin  dostum...

25 Aralık 2012 Salı

Döpiyesli Hatun

Hmm önce biraz müzik,  sonra "Döpiyesli Hatun"un hikayesi;) Ne dinlesek ... belki biraz Sia, breathe me desin. Yoo daha farklı birşeyler istedi ruhum. Belki Nouvelle Vague, in a manner of speaking desin.

Şimdi hikayeye geçebiliriz. Bir varmış bir yokmuş, herhangi bir anne babanın herhangi bir kızı olarak dünyaya gelmiş Döpiyesli Hatun, sanırım yaklaşık 50 yıl önce. Döpiyesli Hatun diyorum, çünkü onu tanımadan önce, döpiyesine uygun taktığı toplumsal maskelerindeki gücü ve narsisizmi tanıdım. Rahatsız edici ölçüde uzak ve soğuktu. Çocuğu için gelmişti; ama sorunun bir türlü adını koyamıyordu. Konuşmaya başlayınca çağrışımları alıp götürüyordu. Sabırla dinledim, gerçekten ne için geldiğini anlamak için sabırla dinledim. Önce soğuk ve resmi duruşuyla uyuşmayan göz altı torbaları dikkatimi çekti, sonra öyküsündeki kırılganlığı fark ettim. Sahte kendiliğinden gerçekliğine ulaşmayı istedim, bazen yaptığım hamlelerde püskürtüldüm. Kaygı duydum 1-2 görüşme öncesi, sanki ne yapsam personalarından özüne ulaşamayacakmış gibi hissettim. Bir gün "artık bu son görüşme olacak" diye karar aldım; ki tam o kararı aldıktan sonra yaptığım görüşmede beklemediğim ölçüde hızlı bir kırılma gerçekleşti. Döpiyesinin, makyajının, soğuk bakışlarının ve  orta yaş görünümünün arkasında gizlediği dört yaşında kırgın / üzgün / incitilmiş kız çocuğu bir anda ortaya çıktı. Annesi onu teyzesine bırakıp gitmişti, teyzesi onu hep hor görmüştü; köylü diye, pis kokuyor diye... Çoğu zaman kendisini dış kapının eşiğinden bile içeri almayan teyzesine emanet etmişti annesi onu, eline 3-5 bozukluk ve kokulu bir sabun tutuşturarak. Direnmişti, aglamıştı dakikalarca gitmemek için; ama işe yaramamıştı. Anlaşılamamıştı, yetişkinler onu anlayamamıştı. Hayatta çok şey yaşamıştı, her yaşadığı olay çok eskiden içine konan değersizlik butonuna basmıştı; "Ben önemsenmeyen biriyim" diye bangır bangır bağırıyordu. Belki de bu yüzden "önemsenme" zırhlarını giymişti üstüne, tepeden bakan ifadesi ile saklamayı ummuştu içindeki kırılgan tarafı... Ağladı, anlattı, çok ağladı, çok anlattı... Bir yerde durdu; "Nasıl oluyor da hayatımı tanımadığım bir kızın kollarına bırakıyorum." dedi; gözlerine baktım "Siz iyi olmak istiyorsunuz ve ben bu isteğinizi gerçekleştirmek için harcadığınız çabada size eşlik ediyorum, bu kadar" dedim. Gülümsedi. Sarılmak istedi. Sarıldı ve gitti. Giderken maskelerini odamda bıraktı, o artık "önemsenmeyen biri" değildi.

22 Aralık 2012 Cumartesi

Bir Film, Bir Kitap, Bir Şarkı



   Bügün 22 Aralık 2012 cumartesi. Mayaların kopmasını bekledikleri kıyametten bir gün, hayata 'merhaba' dediğim zamandan 26 yıl 4 gün sonrası. Mayaları, hayatı ve kendimi sorgulamak için müsait bir girilik var havada. Tıpkı Theo Angelopoulos'ın ölümcül bir hastalığı olduğunu bilen bir yazarın hastaneye yatmadan önceki son gününü anlattığı Eternity And A Day / Sonsuzluk ve Birgün filmindeki gibi. Filmi izlerken çok sıkılmıştım, sahneler çok griydi, sanki pusuda bekleyen ölümün silueti gökyüzüne yansımıştı. Yazarın tüm ömrünü kareler halinde bir güne sığdırma azmi beni sarmıştı. Yaşlı bir adam ve küçük bir çocuk; geride kalan geçmiş ve yaşanmamış gelecek... Ölümün soğukluğuna giderken geçmişin sıcaklığına sığınan bir adam falan... Etkileyiciydi.
Cengiz Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel kitabını okurken de benzer duyguları yaşamıştım. Satırların arasında bogulduğum kasvette; zamanı, hayatı, yapıp ettiklerimi ve yapmak istediklerimi sorgulamıştım. Tüm günlük koşturmaca çok anlamsız gelmişti. Sadece "an"da, "şimdi ve burada" olmayı arzulamıştım. Ne dokunamadığım geçmiş, ne bihaber olduğum gelecek ... sadece an içinde olmak; geçmişin yükü ve geleceğin kaygısı olmadan. Belki mantığımı realistlere hediye edip, duygularımı azığım yaparak ;) Biliyorum bunlar rasyonalist dünyanın kendince "gerçek" dediği zırvalıklarla uyuşmuyor; ama bir gün bitecek hayatta "gerçek" olan ne sahi?: Sonlu zamanı sonsuzluk yanılsaması ile yaşamak mı, yoksa sonsuzun farkında olup sonlu kaygılardan uzaklaşmak mı? Sen düşün, ben de düşüneceğim.
 Björk söylesin, New World desin.

16 Aralık 2012 Pazar

Aldatan Adamlar Üzerine

Aldatan adamlar üzerine bir şeyler karalamak istiyorum bugün... Sevdikleri kadını "elde ettikten" sonra diğer kadınlara yönelen adamlar; aynı anda iki kadını aldatan adamlar ve onların suçluluk duygularından kurtulma yollarına değinme arzum var. Bu adamlar gözlemlediğim kadar ile her aldatma deneyiminden sonra yoğun suçluluk hissediyorlar ve bu  duygunun baskısından kurtulmak için ya birinci kadına daha sıkı sarılıyorlar ya da kendisini "baştan çıkardığı" gerekçesi ile ikinci kadını suçluyorlar. Tam bu noktada Kernberg'in değindiği "azizeler ve orospular" ayrımına geliyoruz. Birinci kadın azize oluyor, ikinci kadın orospu. Erkeğin idealize ettiği kadın ise "azize orospu". Yani gerçek olmayan bir kadın... Bu tip adamlar üzerine bir yıgın süslü püslü cümle yazılabilir, güzel de olur. Lakin sanırım üşeniyorum. Ez cümle bu herifler çok yorucu olurlar, mutsuzluğa  ve mutsuz etmeye mahkumlar. Uzak durmakta fayda var. 

2 Aralık 2012 Pazar

Bir Aralık...

Hayatımın yirmi altıncı aralığı...  Bir aralık bulup nefes almaya çalıştığım, uzun süredir yanlış zarlara oynadığım yirmi altıncı aralık. Bugün babamla rutin acil ziyaretimizi yaptık.  Müşahede odasında belki birazdan ölecek amcanın gözyaşlarını dinledim. Babamın yüzündeki kırışları inceledim, estetik kaygıdan uzak, yılların çentikleri gibi baktım onlara. Elimi alnına koydum, çocukluğumun sarsılmaz aslan kralı, artık çok narin ve kırılgan. Sanki o benim çocuğum. Düşündüm... Üzüldüm... Düşündüm... Üzüldüm... Düş...
Yıllar çok hızlı geçiyor. Sadece biraz huzurdu sanki tüm isteğim. Her geçen yıl huzur ile aramdaki mesafe biraz daha açılıyormuş gibi hissediyorum. Çok anlamsız her şey. Sigara dumanından halkalar yapan adamın yalan söylerken takındığı ciddiyeti, ben hayatı yaşarken hissetmiyorum. Kaygı ...hmm evet kaygı, bir süredir tüm renklere hakim. İçinde ciddiyet olmayan bir kaygı, belki güvensizlik. Bilmiyorum. Sadece sıkıldım, dünyanın tüm adamlarından ve kadınlarından...

11 Kasım 2012 Pazar

Depresif-mazoşist Kadının İmkansız Aşkı

Hepimizin çevresinde,  toplumsal normlar açısından birlikte olmanın "imkansız" olduğu adamlara aşık olan, kalbi kırık en az bir kadın tanıdığı/ arkadaşı vs vardır. Genelde onları yanlış aşk secimlerinin kurbanları olarak görürüz, onlar ise kendilerini sevdikleri adam tarafından değersizleştirilen - yeterli/gerekli değerin verilmediği "masum kurban"lar olarak görürler. Aslında imkansız olsun diye sevmezler, sevdiklerini hep imkansizdan seçerler. Belki de bu yönüyle gerçekte "masum kurban"lar; ama tek farkla sevdikleri adamın nam-ı diğer imkansiz aşklarının masum kurbanı değil; çok erken dönemde oluşan ve farkında bile olmadıkları "depresif-mazoşist kişilik"lerinin kurbanılar...
Depresif-mazoşist kişiliğin karakter özelliklerine hem kadınlarda hem de erkeklerde rastlanır. Ancak pek çok analistin gözlemi, kadınlarda mazoşis aşk ilişkilerinin erkeklere nazaran daha fazla görüldüğü yönündedir. Mazoşizm, hem normal hem de patolojik olarak güdülenmiş, kendini tahrip edicilik ve acı çekmekten bilinçli ya da bilinçdışı haz almaktır. Ki benim burada üzerinde duracağım bilinçdışı haz; kişinin üst bilinçte farkında olmadığı ama bir şekilde yaşamındaki seçimlerinde ve ilişkilerinde etkili olan haz, mazoşistik haz... Bilinçdışındaki temel fantezi şudur; "Verdiğin her türlü cezaya razıyım, seni sevmekle bunu hak ettim. Seni ve aşkımı acı çekerek koruyorum." Aslında bu fanteziye hiç de yabancı değiliz, bu tarz cümlelere daha doğrusu tutumlara Yeşilçam filmlerinden aşina bir milletiz. Filmin ismini hatırlamıyorum ama sahneyi bilirsiniz; Kadir İnanır'ın defalarca kez tokatladığı kadın, hiç düşünmeden yeniden kendisini Kadir İnanır'ın yani filmde sevdiği adamın kollarına bırakır. İzleyici ise ekseriyetle bu sahneyi "romantik" bulur. Gerçi Yeşilçam'a ve Türk patolojisine girersek bu yazı bitmez, fazla dallandırıp budaklandırmadan saadete geleyim efen'im:
Depresif-mazoşist kişilik gösteren kadınlarda mazoşistik aşk ilişkilerinin genelde başat bir psikopatoloji olduğunu söyler Otto Kernberg, ki benim de çeyrek asırlık ömrümde gözlemlerim bu yönde. Daha çok ergenlik dönemi başlarında ve sonlarında idealleştirilen, elde edilemez (ekseriyetle evli ya da yaşça çok büyük), ketleyen ya da tamamı ile hayal kırıklığına uğratan bir erkeğe aşık olmak, kadının tüm aşk hayatını etkileyen bir deneyim haline gelir. Elde edilemez adamlara aşık olmak, ergenlik döneminde ödipal çatışmaların yeniden tezahürü anlamına da gelebilir. Anne ile rekabetinde babayı elde edemeyen/ reddedilen ya da pasif konumda kalan  kız çocuğu, yetişkin kadın yaşamında da yine kendisini reddeden ya da hayal kırıklığına uğratan erkekleri secer. Aşkın karşılıksız ya da "imkansız" olduğu belli olduktan sonra yaşanan aşkın ısrarla sürmesi ve özellikle şiddetlenmesi bu tür ilişkilerin özelliğidir. Karşılıksız aşk, kadınlarda da erkeklerde de, aşkı azaltmak yerine güçlendirir. İmkansız insanlara aşık olmak, idealleştirilmiş /kusursuzlaştırılmış bir partnere aşırı bağlanmak demek, maalesef ki, daha doyurucu ilişkiler kurma ihtimalini elinin tersi ile itmek demek.  Bu kadınlar ekseriyetle, elde edilemeyen erkekleri idealleştirmekten vazgeçip, daha gerçekçi seçimlere dayanan ilişkiler kuramaz. Bu travmada saplanıp kalmak onları aynı deneyimi mütemadiyen tekrarlamaya sürükler. Bu da beraberinde yaşam boyu mutsuz ve sağlıksız ilişkileri getirir. Bu tarvmanın farkında olmak, saplantının en azından tahrip edici etkilerinden kişiyi kurtarabilir diye ümit ediyorum.Bu yazıyı yazarken, depresif-mazoşist tarafının karanlığında acı çeken kadınların birine bile farkındalık kazandırabilirsem kârımdır diye düşündüm. Zira Jung çok sevdiğim bir sözünde der ki; "Biliçaltınızdakiler bilincinize çıkmadıkça, kaderiniz olarak karşınıza çıkar." Bilinçaltınıza kısa süreli de olsa fener tutmak istedim. Umarım anlaşılır olmuştur. Tabii bir de yan masa servisimiz var, sevdiğim bir siber şahsiyetin çok sevdiği bir ve onun da vesilesi ile benim de sevdiğim bir şarkı:

27 Ekim 2012 Cumartesi

Erkekler ve Kadınlar Üzerine Kısa Bir Ödipal Güzelleme, Kadınlara İthafen:)


Kadınların toplumsal, kültürel ve mesleki gelişimleri ve başarıları, duygularını açıklıkla ifade etme ve yaşama cesaretleri; erkeklerin kadınlar karşısında  ödipal güvensizlik duymasına sebebiyet verebiliyor, ödipal oluşumun evrensel doğası ilişkinin çeşitli aşamalarında ödipal çatışmalarından yeniden ortaya çıkmasına neden olur. Bazen içinde bulunduğumuz psiko-sosyal koşullar ödipal çatışmaları tetiklerken bazen de çiftleri ödipal çatışmanın nevrotik yapısından korur.  Birinci durumda, yani psiko-sosyal koşulların ödipal çatışmaları ortaya çıkardığı durumlarda erkekler bu bilinçdışı çatışmadan kurtulmak için çeşitli savunma mekanizmaları geliştirebiliyorlar. Biz kadınlar çoğu zaman bu durumu algılayamayıp, yaşadığımız ayrılıkları hep kendimize yoruyoruz. Oysa işin aslı çok daha başka olabiliyor. Erkek yaşadığı ödipal güvensizlik duygusundan kaynaklı olarak genelde kendisine eşit olmayan, kendisinden aşağıda kadınlar tercih edebiliyor evlilik ilişkisinde...Mutsuz ama sessiz ve gürültüsüz evlilikler... "ideal".
Rohmer'in aşk ve evlilik üzerine yaptığı My Night at Maude's filiminde; geleneksel, zeki, duyarlı; ama utangaç genç Katolik Jean-Louis, hayat dolu, duygulsal bakımdan derin ve karmaşık, mesleğinde başarılı olan Maude ile ilişkiye girmeye cüret edemez.  Onun yerine Jean -Louis, evlenmeye karar verdiği "sadık", oldukça yalın, içe kapanık ve itaatkar Katolik kızı tercih eder. Görünüşe bakılırsa erkek bağılılık ve tutarlılık timsalidir, son derece rasyoneldir; ancak özünde kendi eşiti bir kadınla gireceği eksiksiz olmakla birlikte bir o kadar de belirsiz ilişkiden korkmaktadır. Maude, bütün cazibesi, yeteneği ve tatmin etme kapasitesine ragmen, Jean-Louis'in ona hiçbir şey veremeyeceğini, çünkü bundan korktuğunu ve bunu yapmaktan aciz olduğunu kabul edemez. Jean Louis'in kendisini değil başkasını tercih etmesi ondan derin bir acı oluşturmuştur. Ama bir yandan da devam eden hayatın ritmine uyum sağlar ve başka bir adamla evlenir.Bu evlilik tıpkı Jean-Louis'in "sadık" Katolik kızı ile yaptığı gibi tatminsiz bir evliliktir. İşin özünde bu durum bir kaçan fırsatlar trajedisidir. Halbuki, Jean-Louis ve Maude  bu bilinçdışı tehlikeyi aşabilen istikrarlı bir aşk ilişkisi ve mutlu bir evlilik yaşayabilirlerdi.
Geçmiş olsun onlara ve onlar gibi olan çoğunluğa... Gökten üç elma düştü, üçü de Jean-Louis ve Maude'dan uzaklara düştü...

26 Ekim 2012 Cuma

Bayan Ambivalans'ın İç Sesler Korosu

Sevgili Sevinç, bu öyküyü senin için yazıyorum. Dilerim okurken sıkılmazsın...
 Öyküde iki kahramanımız var; Bayan Ambivalans ile Bay Deryakuzusu. Kahramanlarımız somut dünyada yalnız oldukları bir gün cyber uzay boşluğunda karşılaşırlar. Sözcük seçimleri, müzik zevkleri bir anda onları alır ve büyülü bir rüyanın içine sürükler. Türm rüyalar gibi bu rüya da biter ve kahramanlarımız uyanır. Buraya kadar her şey beklendiktir. Zaten Bayan Ambivalans rüyanın hızla biteceğini her şeyin bir yanılsama olduğunu en başından Bay Deryakuzusu'na söylemiştir. Bay Deryakuzusu ise ilk duyduğunda "yanılsama" fikrinden hoşlanmamıştır, duygularının anlık olamayacağını söylemiştir. Fakat ne var ki; rüyadan uyandıklarında Bayan Ambivalans bunun bir yanılsama olmadığını duygularının gerçek olduğunu söylerken, Bay Deryakuzusu her şeyin "yanılsama" olduğunu söylemektedir altını kalın çizgilerle çizerek. Tam bu noktada Bayan Ambivalans iki yaşında annesi tarafından terk edilen çocuğun güvensizliğini yaşar. Aslında bu güvensizlik hissi Bay Deryakuzusu'ndan bağımsızdır. Zira Bayan Ambivalans bu hissi her ilişkisinde yaşamaktadir, belki annesine güvenli bağlanamadığı için, belki ödipal dönemini sağlıklı geçiremediği için, belki bağımlı bir kişiliği olduğu için belki ondan belki bundan ama hep bunu yaşamaktadir. Susturamadığı iç sesleri var; birbirinden farklı istikametleri işaret eden iç sesler... Şimdi sana bu iç sesleri tanıtacağım Sevinç... Bayan Ambivalans'ın en sevmediği iç sesi Bayan Sınır, o sürekli "ya hep/ ya hiç" der. Sabırsızdır, duyguları en uçlarda yaşayıp tüketmek ister, uğraşmak/ emek vermek onun için çok zordur, bunu başaramaz. Genelde de ilişkilerini mahveden bu sestir. Bayan Ambivalans'ın ikinci iç sesi Bayan Obsesif; o sürekli kontrol etmek ister, ilişkiyi akışına bırakmak onun için çok zordur, genelde o da karşısındakini de bunaltır. Sürekli olumsuz senaryolar fısıldar.  Bayan Ambivalans'ın üçüncü iç sesi Bayan Mazoşist; sürekli kendisine acır ve sürekli birilerinin canını acıtmasına izin verir. Değersizlik hissinden nefret eder; ama karşısındakinin ona değer vermemesi için de elinden gelen her şeyi yapar. Adeta acı sözler duymak için bilinçdışı bir dürtü ile hareket eder, sonra acı sözleri duyduğunda da kendini gerçekleştiren kehanetinin şefkatli kollarına bırakır ruhunu. Anlaması zordur onu... Bayan Ambivalans'ın dördüncü iç sesi Bayan Narsist; anlaşması zordur onunla, birisi sevse onu tüm saflığı ile, burun kıvırır, küçümser, kimseyi kendisine layık göremez. Bazen buz gibidir, çekicidir; ama kalıcı değildir. Çok kolay çekip gider, sürekli yeni hazlar peşindedir ve hiçbir haz onu tatmin edemez. Kendisi ile bile kavgalıdır. Bayan Ambivalans; Bayan Mazoşist ve Bayan Narsist arasında çok bocalamaktadır, çok yorulmaktadır. Bayan Ambivalans'ın beşinci iç sesi Bayan Histerik; çok çocuksu, sevimli, bazen seksi, ilgi çekmeye bayılıyor, Bayan Mazoşist ile çok iyi anlaşıyor ama Bayan Narsist'le birbirlerinden nefret ediyorlar.
Sevgili Sevinç, Bayan Ambivalans iç seslerinin etkisi ile sağa sola savrulurken, Bay Deryakuzusu onu anlamaktan uzaktır. Belki anladığı tek şey zahirdeki tutarsızlıktır. Bay Deryakuzusu, Bayan Ambivalans'a; "Sen yanılsama kal, benim başka gerçekliğim var." demektedir. Bayan Ambivalans, düşünmekten hasta olmuştur, gerçekken nasıl yanılsama olabilir, ya da yanılsama iken nasıl bu kadar gerçek hissedebilir? Arkasını dönüp çekip gitmek istemektedir; ama Bay Deryakuzusu'nu severken ve düşünürken bunu yapamamaktadır. Kendisini anlamsız bir senaryoda "öldüren cazibe" karakterinde bulmaktadır. Bay Deryakuzusu'nun kendisine hiç değer vermediğini düşünmektedir, sonra "ya bu düşünce yanılsama ise ya değer veriyorsa" diye fısıldıyordur iç seslerinden biri. Terkedilmekten korkarken, terkedilmek için bu kadar çaba harcaması Bayan Ambivalans'ın, Bayan Mükemmelliyetçi iç sesine kulak vermesinden mi acaba? Hoş tam o esnada Bayan Narsist seslenir; "sen terkedilmek için ne yaptın ki, o beş para etmezin teki zaten" der; arkasından Bayan Mazoşist; "çaba harca sana 'defol hayatımdan' deyinceye kadar çaba harca" der. Bayan Obsesif; "Belki şu an yeni sevgilisi ile konuşuyordur, baksana umrunda bile değilsin." Bayan Şizoid; "Kapa telefonunu, engelle onu, bir daha ne onunla ne de başkasıyla konuşma, kapan yalnızlığına.". Bayan Sınır; "Bak gördün mü bu erkekler böyle adiler, hepsinden nefret et." Bayan Makul; "Bu bir süreç ve geçecek, biraz canın yanacak ama geçecek." Bayan Anoreksiya; "Yemek yemeyi durdur, kendini yok etmenin en kolay yolu. Sen yok olursan acıların da diner." Bayan Histeri; "Hey dur sen güzel bir kadınsın, mahvetme bu güzelliği ve sun ona en güzel halini.." Bayan Melankoli; "Gir yatağına, çek perdeleri, sarıl yastığına ve gözlerin şişinceye kadar ağla."...
Bayan Ambivalans tüm bu koro içinde kendi sesini duyamamaktadır. Ne gitmeyi, ne kalmayı; ne sevmeyi, ne nefret etmeyi başaramamaktadır. Ne değerli, ne de değersizdir. Sürekli bir çiftdeğerlilik halindedir, bu yüzden adı Bayan Ambivalans'tır.
Oykümüz şimdilik burada biter Sevinç.

7 Ekim 2012 Pazar

...

Pazar günleri genelde sıkıcıdır, bilhassa öğleden sonraları ... sanki garip bir sessizlik sarar her tarafı, renkler grileşir, hayat cansızlaşır. Bu durum ölüme çok benzer bir yarım kalmışlık hissini barındırır. Mevsimlerden sonbahar, günlerden pazar olunca bu his çok daha yoğun hissedilir. Bugün öyle bir gün, deli gibi doldurmaya çalıştığım ama yine de boşluklar tarafından yutulduğum bir gün.
Buhranlı ruh halimin etkisi midir yoksa uzun süredir sıkılmış olmanın etkisi mi bilmiyorum; ama internet üzerinde bıraktığım tüm izleri elimden geldiği ölçüde silip, sosyal ağların gürültüsü olmadan kendi yalnızlığıma katlanmayı denemek istiyorum. Kaçacak hiçbir delik bırakmadan onunla yüzleşmek, çekmekten korktuğum acıyı tüm varlığımla hissetmek, kendimi ona maruz bırakmak ve belki böylece onun zihnimin arka koridolarında yarattığı ürkekliği kırmak...
Lhasa de Sela dinliyorum şu an, onun depresif sesinde dip yapıyorum. Belki de derinlerdeki şeyler o kadar da korkunç degıldir.

1 Eylül 2012 Cumartesi

...

Saatlerdir pc başında oturmuş, insanların klavye ile dünyayı kurtarma yanılsamalarını seyrediyorum, bazen onlara iştirak ediyorum ve ben de 140'lık bir salvo yapıyorum uzay boşluğunda kaybolmak üzere... Doğrusu sıkıldım; ama tuhaf bir üşengeçlik de var üstümde. Yapacak daha iyi onlarca iş olmasına rağmen online hazlar peşinde pasif konumda beklemek pek akılcıl değil. Fakat birşeyin akıl dışı olduğunu bilmen onu yapmana mani olmuyor her zaman.
Şu aralar favorim Imany:

22 Temmuz 2012 Pazar

Dipten Gelen Şeyler

İnsan en fazla kaç kez kırılabilir? En fazla kaç kez yutkunup susabilir? Bu konuda yapılmış bilimsel bir çalışma var mı bilmiyorum; ama eşiğin yüksek olmadığına eminim. Zaman geçtikçe insan aldığı yeni yaralara geçmişten gelen aşinalıkla yaklaşıyor, her çentik bir öncekinin yerini doldurmaya başlıyor; ümit yerini geçmiş acı tecrübelerin genellenmesine bırakıyor. Çok daha kola "BİTTİ" deniliyor, iyice bireyselleşen ve izole hale gelen hayatlara ekstra yükler istenmiyor.
İnsan sükunete ihtiyaç duyuyor, dışarının gürültüsünden kaçıp sığınabileceği sakin limanlara / yüreklere. Kendi yorgunluğundan bir başka ruhun gölgesine sığınmak belki de... 

6 Haziran 2012 Çarşamba

Zor Bir Gün

Kaç gündür; "Bu akşam bir film izleyeceğim." diye kendime söz verip, günün sonunda sözümü tutamamanın hüsranı ile uyuyorum. Muhtemelen bu akşam da sözümü tutamayacağım.  Film izlemek yerine, müzik eşliğinde yazma ihtiyacımı tatmin etmeyi tercih ettim.
Her gün kendi içinde biricik; ama bugünü daha özel kılan bir deneyim yaşadım. Mesleki açıdan benim için önemli bir tecrübe idi; ama insani açıdan  -deyim yerinde ise- biraz göçtüğümü itiraf etmeliyim. Bugün altı yaşında ensest, dolayısı ile cinsel istismar yaşayan bir hastam vardı. Tüm görüşme boyunca serin kanlılığımı korudum; ama görüşme bittikten sonra hastanenin bana dar geldiğini fark ettim. Bir an önce dışarı çıkıp, o ortamdan uzaklaşmak istedim. Bir babanın kendi kızına cinsel istismarda bulunmasını algılayamıyorum. Empati yapmak için kendimi çok zorluyorum; ama ne kadar zorlarsam zorlayayım şehvet arzusunu kendi evladı üzerinden tatmin eden "insan"ı (?) anlayamıyorum, kendimi onun yerine koyup hislerini kavramam mümkün olmuyor. Çocuk beklendiği üzere post travmatik stres bozukluğu yaşıyordu, hayatına egemen olan kelime "KORKMAK"tı. Daha soyut düşünce evresine geçmemiş, yetişkin cinselliğini algılaması mümkün olmayan bir çocuğun; "Ben hamile kalıp anne olacağım." derken hangi his dünyasında olabileceğini düşünmekte zorlanıyorum. Bugün duyduklarımın gerçek olduğunu kabullenmekte zorlanıyorum. Biliyorum bunlar hep oluyor, teoride onlarca ensest ya da cinsel istismar vakası okudum; ama bunun canlı kanlı hali ile karşılaşmak nasıl desem adeta nihilizm çukuruna doğru bir santim daha itti beni.  Bir an kendimi "anlamsızlık" hissi ile debelenirken buldum. Zor be Sevgili Dikizleme Günlüğü okuyucusu,  hayat zor ve ağır. Yıllar önce Unicef'in "Every child needs a family." diye bir sloganı vardı. İlk duyduğumda çok hoşuma gitmişti ve çok yerinde bulmuştum. Şu an düşünüyorum da; belki de her çocuğun bir aileye ihtiyacı olmayabilir. Hele ki böylesi istismar durumlarında...
Bu satırları yazarken şunu dinliyorum, yan masadan sana da gelsin:

27 Mayıs 2012 Pazar

Tek Yönlü İletişim

Hiç yüz yüze gelmediğimiz insanlar hakkında detaylı bilgiye maruz kalmanın yarattığı yeni bir ilişki türü var artık: Sosyal ağlarda yakından takip ettiğimiz insanların ne hissettiğini bile biliyoruz; ama bir türlü kendileri ile gerçek bir ilişki kuramıyoruz.  İşte bu, yeni bir ilişki türü.
"Onlar hakkında her şeyi biliyoruz, ama onlar var olduğumuzdan bile habersiz!" bu cümle çok tanıdık değil mi? Uzunca bir süredir internette yaşanan ilişkiler üzerine düşünüyorum ve okumalar yapıyorum. Hatta bu konuda bir master tezi bile yazdım. Çoğu zaman case study olarak kendimi gördüm.
İnternet bağımlılığı ile ilgili yaptığım okumalarda hep bir alt başlık olarak, 'nette yazışılan arkadaşlarla geçirilen vaktin reel hayattaki arkadaşlarla geçirilen vakte tercih edilmesi' maddesi ile karşılaşıyorum. Çoğu zaman bunu ben de yapıyorum. Mesela; nette hiç yüzünü görmediğim ve sesini duymadığım biri ile yazışırken, telefondan beni arayan reel arkadaşımı meşgule alıp sanalı ile yazışmaya devam edebiliyorum. Sanal iletişim, çoğu zaman karşı tarafı 'kusursuz' sunabiliyor bize, yüz-ses ve bedene dair hiçbir şey olmadığı için yazılı cümlelerle hayallerimizi birleştiriyoruz. Bir nevi kendimizi bile bile, haz verici bir yanılsamanın içine atıyoruz. Bir süre sonra sıkılıp, somutluk aramaya başlıyoruz. Somutluğun başladığı yerde de "kusursuzluk yanılsaması" yıkılıp yerine, kusurlu 'gerçek' bir insan geliyor. Kendimize bile itiraf etmekte zorlandığımız bir hayal kırıklığı yaşıyoruz falan filan... Bu konuya bir ara yine devam ederim, şimdilik bu kadar efen'im.